Kara ulaşımı tarihinde iki bölge birinci planda rol oynamıştı. Asya’­nın Güneybatısı (İran) ve Kuzeydoğu­su (Doğu Sibirya ile Mançurya). Bun­da şaşılacak bir şey yoktur; çünkü bi­rincisi, Asurlular ve Persler gibi akın­cıların vatanıdır, öteki de atlarıyla kaynaşıp bir tek beden oldukları öne sürülen ve böylece ün kazanan Hunların… Unutmayalım; atı evcilleştirenler, Türkler, Hunlar ve “Avrasya kesimi” diyebileceğimiz iki kıta ara­sındaki uluslar olmuşlardır. Gem, eyer, boyunduruk saban araba da onların icadıdır.
Bir varsayıma göre, Hindistan’a eyer, üzengi ve nalı, 485 tarihinde yaptıkları akınlarla Türkler sok­muşlardı. Geçmiş çağların büyük bir bölümünde at ve katır nalsız kalmıştı. Romalılar, yollarını taşla döşedikten sonra hayvanların toy­naklarını koruma gereğini duydu­lar. Bunun için de “fabrika”Iarında tabanı madenden bir çeşit san­dalet yaparak bunu hayvanların ayaklarına bağlamaya başladılar. Genellikle tunç ya da demir kulla­nılmakla birlikte, İmparator Neron’un katırınınki gümüşten, İmparatoriçe Poppe ve İmparator Com-modus’un katırtarıntnki de al­tındandı.
Atın günümüz gereçlerini bulan Türkler olmakla birlikte bunların yayılmasını Araplara borçluyuz. Araplar, Hazreti Muhammed dönemine kadar yalnız deve kullanmış; lardi. Peygamber, açacağı “Cihat’ta deveden daha hızlı ve “hassas” bir hayvan olan atı kullanmanın da­ha yararlı olacağım sezmişti. Ger­çekten de Araplar, koşum sayesin­de Avrupa’nın ortalarına kadar uzanabilmişlerdir.
X. yüzyıla doğru Latin Avru­pa’da pek çok koşum, araçları kul­lanılıyordu. Bunlara “araba falaka­sını, (1) da ekleyince çekme gü­cünde büyük bir artış oldu. Demir­li sabanın yayılmasıyla tarım yeni bir hıza kavuştu. Koşuma vurulmuş at, yalnız tarım işlerinde değil, ka­ra ulaşımında ve zanaatlarda “itki güç” olarak en üstün verimi sağla­mıştır.
Yollar kötü olduğundan ulaşım­da öküzlerin çektiği büyük kağnı­lar kullanılıyordu. Tembel krallar, bu araçlarla uyuşuk uyuşukdolaşır­lardı. O dönemde en hızlı ulaşırı aracı, attı. Buna senyörler ilgi gös­terir, soylu kadınlar da kısrağa bin­mekten özellikle hoşlanırlardı. He­kimler ve keşişler katır sırtında do­laşırlar, geri kalan halk (satıcılar, saz sairi, cambaz) yaya giderdi.
Yeni koşum sayesinde kısa sü-resonra yolların kötülüğü göze bat­maya başladı. O güzelim Roma yol­ları çoktan tarihe karışmıştı. Şurada burada yol parçacıkları, bir de köprüler kalmıştı. Artık Avrupa’­nın patikaya benzeyen yollarında haydutlar kol geziyor; öte yandan “ayak bastı” parasıyla halkı sıkbo­ğaz eden senyörler de onlardan pek aşağı kalmıyorlardı. Bu alanda da etkili ve kesin dönüşümlere gidilme-: sini Kilise üstlendi ve XI. yüzyılda “Fm Pontîfes” adında bir” Ra­hipler Birliği” kuruldu. Bu birliğin da belirtildiği gibi yol boylarında yolcuların barınabilmeleri için konutlar inşa.etmekti. İlk taş köprü olan Avignon köprüsü bunların eseridir.
ilk kaldırım o dönemde (Paris, 1185) inşa edildi. Sokaklar, atılan çöplerden ötürü tiksindirici durum­daydı ve pis kokular Philippe Au-guste’ün sarayına kadar geldiğinde Kral böyle bir emir vermek zorun­da kalmıştı.
Tarih, ilk gerçek arabanın İmparator IIL Frederic’inki oldu­ğunu ve 1474′te yapıldığını belirtir. Bu şasi’ye kayışlarla bağlı bir ka­saydı. Altın rengi işlemeler ve süs­lü kakmaları yok değildi ama, ön takımları olmadığından dönemiyordu. Öyle ki, en küçük bir dönemeç bile birtakım güç manevraları ge­rektirmekteydi. Bunun sonucu ola­rak da olanca hızıyla gitmesi beklenemezdi elbet… Saatte eti çok 40-50 kilometre yapabiliyordu. Ama bu, dindar kişileri Kudüs’ü birkaç kez ziyaret etmekten alakoymamıştı.