Akdeniz kıyılarında; Anadolu’da, Yunanistan’da ve Mısır’da kültürlü ve okumuş uluslar yaşarken hemen he­men bütün Avrupa, yarı yabanıl bar­bar kabilelerle doluydu. Aradan uzun yıllar geçti. Akdeniz kıyılarında yaşa­yan ulusların keşifleri, bilgileri yavaş yavaş Avrupa’nın içlerine, yarı yabanıl toplumların arasına da girmeye başladı. Ktezibiz döneminden, Avrupa’da (Fransa’da) ilk su saatlerinin görün­mesine kadar aşağı yukarı 700 yıl geç­ti. Fransa’daki bu ilk su saati,İtalya Kralı Theodoric’in komşusu ve yan­daşı Burgonya Kralı Göndebaud’ya gönderdiği saattir.
İtalya’nın kuzeyinde, Ravenna ad­lı çok güzel bir kentte oturmakta olan İtalya Kralı Theodoric’in, Boecci adında çok akıllı ve bilgili bir danış­manı vardı. Boecci, makinelere de il­gi duyan bir adamdı. Kralın emriyle yalnız zamanı değil, yıldızların hare­ketini de gösteren bir saat yaptı.
Bunu haber alan Lyon kentinde­ki Burgonya Kralı Gondebaud, İtal­ya Kralı Theodoric’e bir mektup gön­derdi. Kendisine bir güneş saatiyle hem zamanı ve hem de yıldızların ha­reketini gösteren bir su saati gönder­mesini rica etti.
Theodoric’in emri üzerine Boecci gerçekten ustaca bir saat yaptı. Nasıl kullanılması gerektiği üstüne ayrıntı­lı bir mektupla birlikte Lyon’a, Bur­gonya Kralı Gondebaud’ye gönderil­di.
Theodoric ile Gondebaud’un bir­birlerine gönderdikleri mektuplar bu­güne dek saklanmış bulunuyor.
Bu olaydan sonra daha uzun sü­re, su saatleri Fransa’da çok değerli bir nesne olarak kaldılar. Çünkü Fransa henüz su saatlerini yapmasını bilmiyordu. Seyrek olarak bazı kral­lara İtalya’dan ya da Doğu’dan arma­ğan olarak saatler gelmekteydi. 761 yılında Papa, Kral Pepin’e bir su saati.ya da o zamanki adıyla bir “gece saati” armağan etmişti. Ama o, dö­nemin de en ilgi çeken saati, Bağdat Halifelerinden Harun Reşid’in, Bü­yük Charles’a gönderdiği saatti. Bu saat üstünde pekçok hikâye anlatılır.
“Binbir Gece Masalları ve bir dilenci kılığına girerek veziriyle birlikte Bağdat kentinde dolaşmaya çıkan Halife Hanın Reşid’i bilmeyen yok­tur. İste bu ünlü Harun Reşid, o za­manlar için büyük bir sanat eseri sa­yılan çok antika bir su saati arma­ğan olarak Büyük Charles’a gönder­mişti.
Büyük Charles’in dostu ve danış­manı Ecbingard, bu saati şu sözlerle anlatmaktadır:
“İran Şafii’nin elçisi Aptullah ile iki Kudas papazı imparatorun huzu­runa girdiler. George ve Felix adını ta­şıyan papazlar, Büyük Charles’a İran Şabı’nın hediyelerini, bu arada çok ustaca yapılmış altm bir saat sundu­lar. Suyla işleyen özel bir makine sa­ati gösteriyordu. Saat, her saat başın­da çahyordu. Saat kaçı çalacaksa, o kadar bakar bye, saatin altındaki ba­lardan çanağın içine düşerdi. Yine her saat başmda, saatin 12 kapısından biri açdınb. Öğleyin, 12 kapı birden açılır ve ber kapıdan bir şövalye çıkarak kandan kapardı. Ba saatte, biz Fran­sızlar asla görmediğimiz daha nice şaşılacak şeyler vardı.
Su saatleri Avrupa’nın birçok yer­lerinde yıllarca az bulunur bir nesne olarak kalmakta devam etti. Büyük Charles döneminden üç yüz yıl kadar sonra şurada burada, bazı zengin nastırlarda ve prenslerin konakların­da çalar su saatlerine rastlamak müm­kündü. Ama manastırların büyük bir bölümüyle hemen hemen bütün köy ve kent halkı, eskisi gibi saatsiz yaşa­makta devam ediyordu.
Özettikle papazlar için saatsiz ya­şamak çok zordu. Her uç saatte bir (24 saatte sekiz kez) kilisenin çanları onlan ibadete çağırıyordu. Tabii, bu koşullar altında kilise zangoçlannm ne kadar zorluk çektikleri kendiliğin­den anlaşılabilir. Güneşe ya da yıldız­lara göre;zamanı anlamak için sık sık çan kulesinden çevreye bakmak zorunda kalırlardı. Ama hava kapalı olup güneş ya da yıldızlar bulunma­dığında, enlar için yapılacak tek şey kendilerinden önceki zangoçlann yap­tığı gibi okuyacağı duaların uzunlu­ğuyla ölçüyü belirtmekti. Zamanı be­lirtmek için daha başka yollar da var­dı. Ençok kullanılanı, kendilerindeki yağ ile mumlardı. Bir zamanlar bu ateşten saatler o kadar çoğalmıştı ki, “Saat kaç?” sorusuna “İki mum” ya da “Üç mum” cevabım verirlerdi. Geceyi üç muma ayırırlardı. “Şimdi zaman iki mumdur” demek, gecenin üçte ikisi geçmiştir anlamına gelirdi.
Ortalıkta işaretli lambalarla işaret­li mumlarda vardı. Bunlarla zamanı daha kesin belirlemek mümkün olur­du. Ama o çağların yağ lambaları tü­ter, mumları da aynı kalınlıkta yapıl­mazdı. Bu yüzden de bu gibi araçlar­la zamanın belirlenmesi gerçekten zor olurdu. Ama elde başka araç arala­dığından ister istemez bunları kullan­mak gerekiyordu. Bazı manastırlar, horoz seslerini gözönüne alarak çan­larını çalarlardı.
Anlattıklarına göre Çin’in bazı kuytu köşelerinde bugün bile ateşli ça­lar saatlerden yararlanırlarmış. Bu­nun için çam ağacından yapılmış in­ce bir değnek (ince bir çıra) alınır ve bu değnek boylu boyunca bir kayığın içine yatırılır. Değneğin tam orta ye­rine, ucunda iki tane bakır kürecik bulunan bir iplik bağlanır. Çıranın bir ucu tutuşturulur; ateş ipliğe gelince, bakır kürecikler kayığın dibindeki ba­kır tasm içine büyük bir gürültüyle düşer.
Çok eski dönemlerde, henüz su saatlerinin bile çokluk bulunmadığı sıralarda, Batılılar zamanı kilise çan­larından öğrenirlerdi. Kunduracılar, duvarcılar, dokumacılar vb. ilk ak­şam canlarıyla işlerim paydos ederler­di. Ekmekçiler, ilk sabah çanlarına kadar ekmeklerini pişirirlerdi. Dülger­ler büyük kent klişesinin ilk çan se­siyle işlerjni bırakırlardı. Yazlan ak­şamın sekizinde, kışlan da yedisinde, çanlar; “Lambayı söndür!” komutu­nu verirlerdi. Bu çan sesini duyan her­kes acele lambasını söndürür ve ya­tardı.
İnsanların büyük zorluklarla za­manı belirledikleri, bir saat yanılma­nın hiçbir değer taşımadığı dönem­lerde işsiz güçsüz birçok insanlar sa­ati kaç parçaya ayırmanın doğru ola­cağı üzerinde yıllarca kafa patlatırlar­dı.