O çağlarda kullanılan mürekkep de Romalıların ya da Mısırlıların kullandıkları mürekkepten ayrıydı. Parşömen üzerine yazmak için deriye iyice sinen ve silinmesi kolay olmayan, özel, dayanıklı bir mürekkep icat olunmuştu. Bu mürekkep, bugün de birçok mürekkeplerin yapıldığı gibi mazı soyundan (mürekkep kozası), demirsülfattan ve reçineden (ya da Arap zamkından) yapılırdı.
Mürekkep kozasını, mürekkep ağacında ‘yetişen bir ceviz sananlar vardır. Sütten ırmaklar, pastadan duvarlar olmadığı gibi mürekkep ağacı da yoktur. Mürekkep kozası; gerçekte koza değil, bazan meşe ağacının kökünde, bazan kabuğunda ve bazan da yaprağında büyüyen şişler, urlardır. Bunların suyunu eritilmiş demirsülfat ile karıştırırlar. (Demirsülfat, demirin sülfrik asit içinde eritilmesinden meydana gelen yeşil renkli güzel birisi idi. Bundan siyah renkli bir sıvı elde edilir. Bunu koyulaştırmak için de içine Arap zamkı katılır.Buna, unla karıştırılmış demir sülfat katınız. Sık sık, bir kaşıkla karıştırınız. Güzel bir mürekkep elde etmiş olursunuz.
Mazıların yeter derecede, Ren şarabının da mazıların içinde kaybolacak miktarda olması gerekir: İstediğimiz ölçüyü tutturabilmeniz için de mirsülf atı azar azar koyunuz. Mürekkebi kaleminizle kâğıdın üzerinde bir deneyiniz. İstediğiniz kadar siyah olmadığını görürseniz, koyultmak için biraz reçine tözü katınız, sonra da dilediğinizi yazınız!”
Bu eski mürekkepleri günümüzdeki mürekkeplerimizden ayıran şaşırtıcı bir özellik vardı. O mürekkeple yazıldığında önceleri yazının rengi çok soluk olurdu. Aradan bir süre geçtikten sonra yazı kararırdı. Bizim şimdiki mürekkeplerimiz ise, içlerine boya katabildiğimiz için daha iyidir. Bu nedenle de bunları yalnız okuyan değil, yazan da iyi görebilir.
Birkaç yüzyıl sonra, (yine keşiş takımından) para için çalışan yazıcılar ortaya çıktı. Bunlar artık “sevaba girmek” yerine satış için ve ısmarlama olarak kitapları temize çekiyorlardı.
Zamanla kitaba olan gereksinim de arttı. Giderek kitaplar çarşıda satılır oldu. Kitapçı dükkânlarından yalnız din kitapları değil; masallar, hikâyeler de satın almak mümkündü.
Kentler ve ülkeler arasında kitap ticareti arttı. Yazıcılar, iş çevrelerinde ticaret mektupları yazmaya başladılar.
Parayla tutulmuş yazıcıların her harf üzerinde ayrı ayrı durmaya ve onu süslemeye vakitleri kalmamıştı. Artık, gerek kitap sayfalarında ve gerek büro mektuplarında yöntemine göre yazılmış; düzgün, okunaklı yazının yavaş yavaş nasıl acele yazılmış okunaksız yazılara yerini bıraktığını görmeye başlıyoruz.
Parayla tutulmuş yazıcı, kopya ettiği dua kitabını bitirirken eski alışkanlığa Uyarak kendisi ile ilgili birkaç satır da yazardı. Gerçi kitap kopya etmeyi kutsal bir iş sayardı ama, dünya nimetini anımsatmayı ve emeğinin karşılığını-istemeyi de unutmazdı.
İşte, Almanca yazılmış eski bir dua kitabı şu sözlerle bitiyordu:
“Bu dua kitabı, İsa’nın doğumunun 1475′inci yılı yazında, San Thomas yortusundan 12 gün sonra, Zürich ahalisinden Liechtensteinli Jean Herbert tarafından yazıldı. Bu dua kitabının yazılmasını, anasının, babasının ve bütün ailesiyle hemşehrilerinin ruhlarının istirahati için Fussnach tarikatından rahip Martin ısmarladı. Bu dua kitabının fiyatı 25 Gulden’dir. Yazan için de dua ediniz!”
Bir dönemler nasıl papirüs parşömene yenildiyse, eninde sonunda parşömen de yerini hepimizin bildiği kağıt’a bırakmak
