VII. Yüzyıla doğru, Batı Avrupa, korkunç bir yoksulluk içine düşmüştü. Pax Romana istilalarla sona ermiş, imparatorluğun asker ve yönetici kesimleri çökerken o benzersiz Roma yollarından da eser kalmamıştı.
O yoğun ticaret geliş gidişi bir anıdan başka bir şey değildi artık. Birkaç yürekli köylü, ekilmemiş toprakları canını dişine takıp işliyor, ama yine de kıtlıktan ve açlıktan kurtulamıyordu. Normanlann, Hunlarm ve onlardan da aşağı kalmayan derebeyi prenslerin “orman kanunu” kol geziyordu. Toplum, Cilalı Taş Çağı’ndaki düzeyini inmişti.
Istilacılarca yağma edilen mübadele’nin kesilmesiyle iflas eden, kıtlık ve salgın hastalıklar sonucu ıssızlaşan kentler birer birer ortadan kalkıyordu. Uygarlığın temelleri de onlarla birlikte yeryüzünden siliniyördu. Yavaş yavaş ne okul kalıyordu, ne kitaplıklar. Giderek okuma-yazma bile unutulmaktaydı, en belli başlı gereklilikler, tarih öncesi çağlarının tekniğiyle karşılanmaya başlanmıştı.
Bu genel çöküntü içinde; gelenekleriyle, çatısıyla, disipjiniyle ve mallarıyla ayakta kalan yalnız bir tek kurum vardı: Kilise! Roma’nın bu mirasçısı, çağın karanlık ortamında birer fener gibi parlayan manastırlarını ve görkemin konutlarını koruyabilmişti. “Barbarlar” bunların mallarına el uzattıkları anda hemen ayaklanmış, senyörler de kilise mallarını (bu arada tabii kendi mallarını da) korumak için ağır kılıçlarım kınlarından çıkarmışlardı. XI. yüzyılda, istilâ dalgasının çekilmesiyle kaba kuvvetin gözden düşmesi ve mâl kaygısının azalması üzerine, Kilise’nin ilk işi bunca güçlüklerle elinde tuttuğu bu mülkleri değerlendirmek oldu.
Her yan fundalık, kayalık, ormanlık ve bataklık halini almıştı. Bu durumda yapılacak ilk iş, ilkel yaşama dönülmesini engellemek için çetin bir savaş vermekti. Bu nedenle her manastır etin bir merkez durumuna geldi. Papazlarla köylüler el ele verip ormanlar açtılar; çalılıkları kestiler, fundalıkları ortadan kaldırdılar… bu yolla elde edilen arazilere “essart” deniyordu ve bu kelime hâlâ Fransa’da-ki birçok köylerin adlarında bulunur. Öte yandan da yataklarından çıkıp topraklarda başıboş akan, geçtikleri yerlerde bataklıklar oluşturan ırmakları yeniden eski yataklarına sürmeye çalıştılar. Böylece, Loire ırmağı boyunca setler Ve Hollanda toprakları için gittikçe korku kaynağı olan denize karşı bentler inşa edildi. Her manastırın çevresinde yüz yıllık ihmalden sonra ekime elverişli topraklar meydana gelmeye başladı. Giderek, bir yığın manastır, birer ekonomik ve kültürel merkez oldu. Bütün din adamları toplumu, kargaşa ortamından ve ilkelliğinden zorla çekip kurtarma tutkusuna kapılmışlardı. Bu amaçta herkesin eline araçlar vermiş; en verimli çalışma yöntemlerini öğreterek, ticaret yaşamını geliştirme ve kaybolan uygarlığı yeniden fethetme çabalarına girişmişlerdi.
Yeni sürülen topraklarda buğday, arpa, darı, çavdar ve üretimi Kuzey Almanya’dan Akdeniz’e doğru yayılmaya başlayan yeni bir tahıl (yulaf) yetiştiriliyordu. Besin olarak kullanılan bitkilerin sayısı, 1100-1300 yılları arasında durmadan çoğaldı. Haçlı Seferleri’nden sonra tüccarlar; Avrupa’ya pirinç, karabuğday, pamuk, incir ağacı, kayısı ağacı, limon ağacı, yaban sarımsağı, enginar ve patlıcan getirdiler. Bazı bölgeler belirli bîtîcHeıiîî ekim alanı olmaya başlamakla birlikte ulaşım öylesine güç bir işti ki köylü de bulduğunu dikmek zorunda kalıyordu. Gübre kıtlığı yüzünden bol ürün alınamıyor, tarlalar iki-üç yılda bir boş bırakılıyordu. Öte yandan ilkbaharda tarlalarını zamanında sürmeyi meyve ağaçlarına aşı yapmayı ve budamayı öğrenmişlerdi.
Tarım araçları, yalnız saban ve tarla sürgüsüydü. “Eski dost” sabana bir yenilik getirilmiş; ucyna toprağı dikey olarak yaran bir demir takılmıştı. Genellikle sabaha bir çift eşek ya da bir çift öküz koşuluyordu. Öküzü alnına basan bir boyundurukla sabana koşmakta, atı ya da eşeği de boynunu kolye gibi saran bir bağla bağlıyorlardı. Her nedense hayvana acı veren bu geleneksel yönetimi bırakmamaşlardı bir türlü. X, yüzyılda, hayvan gücünden en çok verimin alınmasını sağlayacak Önemli bir keşif yapıldı. En sonunda koşum şekli değiştirildi. Batı Avrupa’da boyun bağı yerine hayvanı çektiği acıdan kurtarıp ’sonu’ gücüyle çalışmasını sağlayan omuz bağını benimsedi ve uygulamaya başladı. Son araştırmalar, koşum’-un da başka birçok keşifler gibi Asya malı olduğunu ortaya koymuştur.
