“Ortaçağ’ın başından sonuna ka­dar icat edilen her şeyi saymamız olanaksızdır. Buna karşılık, Orta­çağ’ın en verimli döneminden bir kesit alıp önemli birkaç örnekle in­celemek daha yararlı ve ilginçtir. St. Louts, SL Thömas d’A-quinas gibi skolastiklerin, Gros-setest, Bacon, Occam gibi deneysel bilimin öncülerinin yaşadığı, engi­zisyonun insanları yığınlarla yakı­larak ölüme mahkûm ettiği XIII. yüzyıl…
Bir bölümünde de olsa yolların yapılması, gündeş koşumun kulla­nılması ve yor güvenliğini sağlayan merkezci krallık yöntemlerinin sağ­lamca yerleşmesi sonucu ticaret ya­şamında belirli bir gelişimi görül­mektedir. Verimli topraklar haline getirilen manastır çevrelerinde kent­ler büyümeye başlar. Kentliler, es­naf derneklerinde ve loncalarda ör­gütlenmişler ve bir güç olarak senyörüın karşısına dikilmişlerdir. Ar­tık paraya gereklilik duyan sertyör bunu “vasaP’larından sağlaya­bilmek için tüccarlara ayrıcalıklar tanımaktadır.
Hindistan, Çin, Baltık ülkeleri ve Rusya ticaretle uğraşanların ke­sesini doldurur. Tüccarlar oralar­dan ipek, baharat, kokular, değer­li taşlar, boya, fildişi, mürekkep, Şam silahları, Rusya’dan deri ve Prusya’dan amber taşırlar. Cha-mpagne ve Rhone vadisindeki pa­nayırlarda bunlar Fransız şarabı, İngiliz yünü ve Hollan§da kumaşı karşılığında takas edilmektedir.
1078′deki Müslüman Türklerin Filistin’e yerleşmeleri, uluslararası ti­carete zorlu bir darbe indirdi. Yeni ge­lenler, Araplar kadar da uysal değil­lerdi. Çin’den gelmekte olan ipek Yolu’nu kestiklerinden Avrupa’da ticaret yaşamının dizginlerinin Müslü­manların eline geçmesinden korkulu­yordu. Tüccarlar tedirginlik içindey­diler ve mübadele özgürlüğünü yeni­den kurma kamacıyla bir askeri ha­rekât düzenlenmeye çalışıyorlardı. İl­kin, 1096′da yapılan Haçlı Seferleri’ne Kilise, “İsa’nın mezarının kurtarılması” gibi bir görünüş vermekte gecikmedi.
Haçlılar, Latin Avrupa uygarlığı üzerinde büyük etki yapmışlardı: Doğu’yla Batı arasında yoğun bir trafik sağlamışlar; Doğuluların ve “Eskiler’in keşiflerini ve kitaplarını Batılıla­rın bilgilerine ulaştırmışlar; bitmez tü­kenmez araç, gereç, silah ve yiyecek için zanaatçıların iş hacmini arttırmış­lar; kentlerin büyüyüp gelişmelerini hızlandırmışlardır.
Kentlerin gelişmesi ve kamu hak­larının tanınması teknik buluşlar için gerekli koşullardır. Köyler, senyör’-ün mutlak gücünün boyunduruğu al­tındaydı. Yavaş yavaş özgürlüklerine kavuşmakla birlikte koyu bir bilgisiz­lik içinde olan, üstelik örgütlenmemiş sertlerin elinden ne gelirdi? Sözde öz­gür, ama yine de efendilerinin keyfi­ne göre hareket etmek zorundaydılar. Kentliler, bunların tersine birlikleri, öğrenimleri, varlıkları ve karar alma yetenekleriyle senyör’ü bozguna uğ­ratacak, ona uygulanması gereken ge­nel kuralları “kabul” ettirebilecek güçteydiler. Kentler, bazen birer mi­nik devlet kimliğiyle birbirlerinin kar­şısına dikilirler, bazen de kentsoylu senyör’ün; işçi ve zanaatçı, işveren ve kentsoylunun karşısına çıkarlardı. Bu yüzyılar, M.Ö. IV. yüzyıl Yunan sitelerininkine benzeyen özgürlük kav­gaları ve kıpırtılı bir hava içinde sü­rüp gitmekteydi. Aynı hava, Yunan­lılarda olduğu gibi burada da yeni bu­luşları destekledi. Ne var ki; lyonia ve Atina dönemlerinde keşifler ve icat­lar aklın uzanabildiği her alanı kap­sıyordu. Ortaçağ’da, her çeşit bilim­sel yeniliğe karşı çıkan Kilise’nin zor­balığından ötürü, keşifler ve icatlar yalnızca teknik alanlarda kaldı.