O dönemde öğrencilerin yaşayışı hiç de iyi değildi. Önce manastır okulu; sonra, parmaklara inen değnekler ve dayağın türlüsü. Sonra da köylerde ve soyluların çiftliklerinde gezici öğretmenlik… Bazan ellerine biraz para geçerdi, ama çoğu kez açlık çeker; gecelerini yol kenarındaki hendeklerde geçirirler ve köy evlerinde de tavuk çalarlardı. Daha sonra tam altı ay, halkı kiliseye çağırmak için yortularda çan çaldıkları çan kulesi… Bütün bunlar’dan sonra öğrenci genç de büyük kente, üniversiteye kavuşacaktır. Orada kendisini aralarına alan, ona “uzun papaz” adını takan hemşerilerini bulur. Tartışmalarla, kavga ve dövüşle dolu bir yaşama başlar. “Uzun papaz”ı tanımayan içki evi var mıydı? İçki konusunda güzel sanatlar fakültesinin en başta gelenlerinden biridir de. Ama işte cebinde
basılan kalıpların satır başlarında büyük harfler yoktu. Yazıcılar bunları sonradan yazarlardı. Fakat bu iş kitabı çok pahalılaştırıyordu. O yüzden kitap basılırken, yazıcıların sonradan yazması için bırakılan satır başlarındaki boş yerlerin yazılmadan kaldığı da çok olurdu. İşte bundan ötürü de basılı kitaplarda satış başı olarak başlayan satırlar, baş harflerin sonradan yazılsın diye biraz içerden başlardı. Satır başlarının içerden başlaması ve şatır başı olarak başlayan satırların daha kısa olması bu nedenledir.
Gün güne el yazması bir kitapla baskı makinesinde basılan bir kitap arasındaki benzerlik gittikçe azaldı. Yavaş yavaş harfler yazmak çok zordu. Oysa, baskı makinesi bunu kolayca yapıyordu. Böylece kocaman, kalın kitapların yerini baskı makinesinde basılmış, harfleri okunaklı küçük kitaplar aldı.
Elyazması kitaplardaki her resmi ressamlar yapmak zorundaydı. Baskı makinesinde basılan kitaplarda ise, elle yapılan resimlerin yerini gravürler aldı. Yazı yazan makine; yani baskı makinesi, aynı zamanda resim yapan makineye dönüştü. Böylece birkaç saat içinde yüzlerce gravür “yapmak” mümkün oluyordu.
Bütün bunlar kitapları ucuzlattı. Artık kitaplar herkesin değilse bile, bir çoklarının satın alabileceği bir nesne haline geldi.
Giderek kitaplarda birçok yenilikler de görülmeye başlandı. Günümüzün kitaplarda gördüğümüz başlıklar, iç kapaklar, dış kapaklar, gömme başlıklar, bizi hiç de şaşırtmaz. Sayfa başındaki sayılar bize çok doğal görünür. Kelimeleri ayıran virgülleri gördüğümüzde de “Bu da ne oluyor?” diye şaşırmazsınız herhalde.
Oysa tam bu sıralarda Almanya’nın Mayence kentinde Johann Gens-fleich Gutenberg adlı bir adam kendi bastığı kitabı; yani, baskı makinesiyle basılan ilk kitabı gözden geçirmekteydi.
Harflerin biçimiyle kitabın düzenli elyazması kitapları çek andırıyordu. Fakat aralarındaki ıurk yine de uzakta bile görülüyordu. Siyah ve okunaklı harfler törene çıkmış askerler gibi düzgün ve dimdik duruyorlardı. Yazıcının (hattat) yazı kalemiyle savaşa tutuşan baskı makinesi çok kısa zamanda onu alt etti. Çünkü elle ancak uzun yıllar süresince yapılan kocaman eserler, baskı makinesinde birkaç günde bastırılabilîyordu.
tik sıralar baskı işinde yazıcının da yardımı olyordu. Bütün bunların ne zaman ve niçin ortaya çıktığını kesin olarak söylemek bile mümkündür. Söz gelişi, dış kapak 1500 yılında, şu nedenle ortaya çıkmıştır: Eskiden kitaplar basılmaz yazılırdı. Bunlar büyük bir çoğunlukla satış için değil, ısmarlama olarak yazılırdı. Bu yüzden kitabı yazanın, kitabı reklâm etmesine hiç gerek yoktu. Yazıcı alçak gönüllükle, kitabın sonuna adını, kitabın yazıldığı yılı ve yeri yazardı.
Basımevleri için durum başka türlüydü. Bir basımevi yüzlerce, binlerce sayıda kitap basılıyordu. Hem bu bastığı kitaplar ısmarlama olarak değil, doğrudan doğruya satış içindi. Bu kitaplara alıcı bulmak gerekliydi. Alıcı nasıl bulunacaktı? Bunun için kitabın adını, birinci sayfaya büyük harflerle basmak gerekiyordu.
